17 Aralık 2011 Cumartesi

Bunu Sana Yazdım "Bölüm 36"

Bölüm 36 
"Seninle Islanmak"

Dur bak sana bugünümü anlatayım birazcık. Çok işim vardı dün gece bu saatlerde, hatta öyle çoktu ki, tamamını bitirememiş olmakla beraber, sabaha karşı ancak yatabildim. Sekiz buçuk gibi açtım gözlerimi acı acı çalan telefonumun alarmıyla. Bir yandan kalkmak ve kalan işlerimi halletmek isterken aklım; diğer yandan kapanmak ve dalıp gitmek istiyordu gözlerim. Kalkamadım. Öylece yarı uyur, yarı uyanık döndüm durdum yatağımda ve nihayetinde dayanamayıp kalktım. Kalkmamdan yarım saat kadar sonra, ben kahvaltı yaparken mutfakta, sesler duymaya başladım dışarıdan. Hemen cama koştum. Beklediğim fırtına gelmişti ve dayanmıştı sonunda pencereme. Öyle bir rüzgar vardı ki, binanın önündeki o upuzun ağaç ikiye bölünecek sandım bir an. Yağmur rüzgarın kırbacıyla kah batıdan vuruyordu camlarıma, kah yön değiştip güneyden dövüyordu pencerelerimi. 


Yeryüzümüze yağan bulut parçaları öylesine büyüktü ve öylesine şiddetli bir şekilde çarpıyordu ki, sanki kurşun gibiydi herbiri. Geceden kalan işlerimi yapmaya devam ettim kahvaltımdan sonra; tabi  ara ara ara verip bu gök gürültülü ve şiddetli yağmuru seyrederken balkonumun kapısından. Öğleye doğru bir süreliğine dışarıya çıkmam gerekiyordu. Epey bi' düşündüm doğrusu, "çıksam mı, çıkmasam mı, gitsem mi gitmesem mi, ıslansam mı ıslanmasam mı; tüm bunları düşünsem mi, düşünmeden çıkıp gitsem mi" diye.. Nihayetinde sıkıca giyinip şemsiye de almaksızın atılmaya karar verdim dışarıya. Zaten bu fırtına da adımımı attığım anda ilk kaybedeceğim şey şemsiyem olacaktı; bundandır ki almadım onu yanıma.


İçime, ince de olsa uzun kollu bir şey giydim, üzerine de en kalın polarımı aldım kapişonu var diye, onun üzerine de su geçirmez kapişonu olan gocuğumu giydim. Kalbim dolu olsa da seninle, ellerim boştu; apartmandan çıkmadan önce üzerimi yeniden kontrol ettim ve elerimi cebime sokup "merhaba dünya" dedim bir kez daha. Yağmur da, fırtına da birazcık olsun azalmıştı ben evde hazırlanırken. Gideceğim yer on dakikalık yürüme mesafesindeydi. Sanki bu güzel yağmurla duş alıp rahatlayan sevgi dolu tabiatı rahatsız etmek istemezmişim gibi yürümeye başladım usul usul ve küçücük adımlarla. 50 metre sonra İlk köşeyi döndüğümde bir mektup üç satır yazı diye bir de türkü tutturmuş olduğumu farkettim. O anda içime çektim o tertemiz havayı.. Bir anda içime girdin o derin nefesimle beraber ve gideceğim yere varıncaya kadar seni düşünmeye karar verdi aklım kalbimin de isteğiye. Ne kadar gerçekçi dedi aklım senin için; aynı anda kalbim de "ne kadar da tatlı biri" diyordu.. Gözlerimse o güzel gözlerine takılmıştı, hani haksız da değildi.. Onlardan bahsetti durdu yürüdüğüm müddetçe. Burnum kokunu anlatırken bana, kulaklarım da ruhumu okşayan o masalsı sesini hatırlatmaya çalışıyordu bana. Gökyüzüne baktım o anda. Işıl ışıl parlıyordu; gümüş gibiydi sanki. Yağmur da şiddetlenmişti ve pıtır pıtır sesler çıkartarak kapişonuma vuruyordu. Sanki sendin o başımda tıpırdayan yağmur damlaları, Sanki sendin o bulut parçaları, sanki yağmur değildi de sendin beni ıslatan.


Seni gördüm her bir damlada, seni hissettim yüzüme düşen her bir yağmurcukta, seni işittim başıma vuran yağmurun sesinde.. ve seni kokladım sanki, rahmetin toprakla buluştuğu anda etrafa yayılan o tarifsiz rayihada.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder